Evet, “ne oldu da dış politikada 10 yıl öncesine döndük?” sorusuna cevap arayalım.

Dış politikanın malul olduğu iki sebep gerilemede etkin rol oynadı: Biri Türkiye’nin angajmanları; diğeri bölgeye empoze etmeye çalıştığı modelin bünyevi zaafları. Etkileyici bir sebep daha var; o da son dönemde iç ve dış politikaya rengini vermekte olan “İttihatçı, Neo Osmanlıcı ve milliyetçi dil, retorik ve yaklaşım”ın bölge ülkelerini ürkütecek boyutlarda kendini tezahür ettirmesi.

Belirtmek gerekir ki, son on yılda takip edilen politika “taktikler seviyesi”nde doğruydu; heyecan vericiydi: “Komşularla sıfır ihtilaf, sakin güç; ticarî-ekonomik ilişkileri öncelemek vs.” Nitekim gözlendiği üzere İran’dan Mısır’a ve Afrika açılımına kadar her temas noktasında bu taktikler iyi sonuç verdi. Ancak her şey ABD ve AB’nin göz yumduğu “marja bağımlı” olduğundan, işin Türkiye’yi sahiden bölge halklarıyla buluşturacak noktalara gelmesine izin verilmeyecekti. Bu da Türkiye’nin Batı ile angajmanları dolayısıyla zaten sınırlı limitler içinde hareket etmek durumunda olmasından kaynaklanan acı gerçeğe işaret eder. Elde edilen sonuçlar “taktikler seviyesi”nden çıkıp sanki Türkiye kendi adına bölgede iş yapıyor görüntüsünü vermeye başlayınca müttefikleri önüne ‘Stop!’ levhasını dikti.

Bize hatırlattıkları gerçek şuydu: Türkiye, Batı İttifakı’nın/NATO’nun üyesidir; AB üyelik sürecini takip etmektedir; ABD ile model ortaklığı vardır. Yani Türkiye, ABD ve AB’ye rağmen bölgede rol oynayamaz, ABD ve AB’nin çizdiği stratejik sınırlar dahilinde hareket edebilir ancak.

Bu da gösteriyor ki, son 10 yılda Türkiye’ye tanınan serbesti ‘stratejik’ değil, ‘taktik ve operasyonel alan’la sınırlıdır. Esasında Türkiye, taktikler ve operasyonlar seviyesinde görece özerk davranma iznini bu hükümet döneminde değil, ta Özal döneminde koparmıştı; “çok boyutlu dış politika ve komşularla sıfır ihtilaf” İsmail Cem döneminde tartışılmıştı. Özal, ABD’lileri şuna ikna etmişti: “Siz bölgeyi bizim kadar iyi bilmiyorsunuz, fil gibi zücaciye dükkânına dalıyor, her yeri darmadağın edip çıkıyorsunuz. Bizi bölgede özerk bırakın, biz bölgenin dilini, reflekslerini, kodlarını çok iyi biliriz. Ortaya çıkacak sonuç hem sizin hem bizim çıkarımıza olacaktır.” Batı kısmen buna ikna oldu.

Böylelikle Türkiye, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve Balkanlar’a açıldı. AK Parti iktidarıyla bu mantıki sonuçlarına ulaştı. İş öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye sahiden bölgesel yeni bir entegrasyonun zeminini inşa eder gibi oldu: İran’la ilişkiler üst seviyeye çıktı, Irak ve Suriye ile ortak bakanlar kurulu oluşturma noktasına geldi. Körfez ülkeleriyle umut verici ilişkiler geliştirildi. Mısır ve Tunus’ta toplumsal ayaklanmalarda ilham kaynağı oldu, tabii bu ekonomiye de olumlu yansıdı.

Müslüman Kardeşler’e iktidar yolu da açılınca ABD, İsrail ve Avrupa’da ‘şafak attı.’ Türkiye’ye “Sen bir Batı ittifakı üyesisin, Batı’yla birlikte hareket et, kontrolden çıkıyorsun” mesajını verdiler. Türkiye, Fransa’yı NATO’nun askerî kanadına kabul etti, Rasmussen’in seçilmesine ses çıkarmadı, İsrail’e OECD üyeliğini onayladı, radar sistemini Malatya’da yerleştirdi, Libya’daki NATO operasyonlarına destek verdi, Suriye’deki muhalefetin militarize olmasının önüne geçmedi; Lübnan’da yanlış kart kullandı; Irak’ta Şii çoğunluk ve yüzde 70’lik Türkmen nüfusa rağmen eski Baasçı sözde Sünni iktidar hülyasına kapılanlara arka çıktı. Böylelikle bölgedeki kapıları kendi yüzüne kapattı.

Bu tecrübeden bir kere daha öğrendiğimiz şudur: Türkiye, bölgede bağımsız politika takip edemez. Biraz ileri gidecek olsa Batı, ona sınırlarını hatırlatır, çünkü biz vesayet ve tarassut altındayız. Bu açıdan ABD’nin Cumhuriyetçi başkan aday adayı Teksas Valisi Rick Perry’nin “Türkiye’yi NATO’dan çıkaralım” teklifini bir delinin saçması saymayalım. Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın “Teknolojide rakibimiz Amerika’dır, bu yüzden bize teknoloji vermiyor” sözlerini de hatırladığımızda bölge politikamızı derinden etkileyen ilk illetin ne olduğu bir kere daha anlaşılmış olur. Batı’ya angajmanlarımız bizi “kuruş hesabında kâra geçiriyor, lira hesabında zarara” uğratıyor. a.bulac@zaman.com.tr

a.bulac@zaman.com.tr

21 Ocak 2012, Cumartesi